TAAŞUK-I TALAT VE FİTNAT (Şemsettin Sami)

ROMAN İNCELEMESİ

“Yazı, eser hakkında bilgiler, bazı sahne ve karakter tahlilleri içerir. Eseri okumayı düşünüyorsanız yazıyı okumayı erteleyebilirsiniz.”

Bloğumda yayınlayacağım ilk eser inceleme yazısına konu olacak eserin, “ilk Türkçe roman” olarak nitelendirilen Taaşuk- Talat ve Fitnat olmasını istemiştim. Kitabı kitaplığımdan alıp, önsözünü okuduğumda gerçekten çok şaşırdım:

            Eser, 1872 Kasım’ından itibaren Hadika gazetesinde tefrika edilmiş; 1873 yazında tamamlanmıştır. Talat ile Fitnat’ın aşkını konu alan eser, birçok kaynakta “İlk Türkçe Roman” olarak değerlendirilir. Ancak bilinenin aksine, bugüne dek ortaya çıkarılmış olan ilk Türkçe roman Vartan Paşa (Hovsep Vartanyan) tarafından Türkçe olarak yazılıp Ermeni harfleriyle basılan Akabi Hikayesi’dir. 1851 yılında yayımlanan bu roman, 1991’de modern transkripsiyonla yayınlanmıştır. 1851-1872 yılları arasında da çok sayıda Ermenice harfli Türkçe roman yayınlandığı anlaşılmaktadır. 

            Sonuç olarak bu eserin, iddia edildiği gibi “ilk Türkçe roman” olup olmadığı yeterince aydınlatılmış bir konu değildir. Ancak, popülerlik kazanan ilk Türkçe roman olduğu muhakkaktır. 

            Eserin, hedeflediğim gibi “ilk Türkçe roman” niteliğini kesin bir şekilde taşımıyor oluşu bende hiçbir önyargı oluşturmadı. Aksine, Şemsettin Sami’nin en eski dilbilimcilerden olduğunu biliyor olmam sebebiyle çok daha heyecanlı bir başlangıç yaptım romana. 

Nasıl ki tarihi olaylar yaşandıkları döneme göre yargılanıyor, inceleniyorsa; edebi eserlerin de aynı muameleyi görmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bu sebeple, bu ve sonraki yazılarımda eserleri yazıldıkları dönemin şartlarına, toplum yapısına ve edebi çeşitliliklerine göre inceleyeceğim.

Genel olarak baktığımda eseri, başlangıç sahnesi itibariyle başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Tefrika edilen bir roman için gayet açık, net ve merak uyandırıcı bir giriş. Karakterlerin aydın, varlıklı insanlar olmaları beni şaşırtmadı. Görünüşe bakılırsa, sanatın barınabileceği en sağlıklı ortamın refah seviyesi yüksek topluluklar olduğunu Şemsettin Sami de düşünüyormuş. Eserin geneline yayılmış olan toplumu eğitme amacı net bir şekilde fark edilmekle beraber eser içinde iğreti durmak yerine konuyla bütünleşmiş; bunun da büyük bir başarı olduğunu düşünüyorum. Nitekim Tanzimat Dönemi sanatçılarının bazılarının toplumu eğitmeye çabalayan eserlerinin çoğu zaman edebi derinlikten uzak kaldığı kanaatindeyim. Taaşuk-ı Talat ve Fitnat, dönemi göz önünde bulundurulduğunda, bu açıdan da standartların fazlasıyla üstünde bir eser.

Fitnat karakterinin fiziksel betimlemesi yapılırken, kendimi aniden bir halk hikâyesinin içine düşmüş gibi hissettim. Ciddi anlamda olağanüstü özellikler içermemekle beraber, anlatılan güzelliğin tam olarak gerçeklik yansıtamadığı da aşikar. Bununla beraber, diğer ana karakter Talat pek de Fitnat kadar olağanüstü sayılabilecek kusursuzlukta dış görünüşe sahip değil. Şemsettin Sami, karakterlerin ikisini de fiziksel açıdan kusursuz insanlar olarak yaratmamış. Ancak, Talat öğrenim görüyor, Fitnat ise çok iyi nakış yapıyor; buradan anladığım kadarıyla insanların kendilerinin geliştirmeleri olgusu ön plana çıkarılmak istenmiş, başarılmış da.

Talat karakterinin pek de gösterişli olmayan küçük evinde siyahi bir kadın hizmetçi var. Ülkesinden kaçırılmış, insan kaçakçılığına maruz kalarak önce Mısır’da sonra Tunus’ta köle olarak satılmış, en son Talat karakterinin evinde kalmış. Eserde “Dadı” olarak isimlendirilmiş. “Arap” olarak nitelendirildiği bölümler de mevcut ancak ben yazımda “Dadı” hitabını kullanmayı uygun gördüm. Talat karakterinin annesinin adı Saliha Hanım, Dadı ona “Büyük Hanım” diyor. Dadı, memleketinde insanların on beş, on altı yaşlarında evlendirildiklerinden bahsederek Büyük Hanım’a Talat’ın ne zaman evleneceğini soruyor, geç kaldığını söylüyor. Bu şekilde başlayan tartışma romanın serim bölümünü oluşturuyor diyebilirim, yazar Talat karakteri hakkında okuyucuya vermek istediği geçmişe dair bilgileri Dadı ve Saliha Hanım arasında geçen konuşmanın içerisinde gizliyor. Konuşma dahilinde Dadı, Büyük Hanım’a görücü usulü evlilikten bahsediyor, olumlamalarda bulunuyor, Hanım ise bu fikre karşı çıkıyor. Anlattığım sahneden de anlaşılacağı üzere yazarın Saliha Hanım’ı fikirlerini iletmede elçi olarak yarattığına dair bir algı oluştu zihnimde.

Talat, kılık değiştirdiği (kadın kılığına girdiği) sırada sokakta yürürken kendisine laf atan erkekleri adeta yazarın ağzından eleştiriyor. Toplumda kadına verilen değerin azlığını eserinde safi bir gözlem ve hatta duygudaşlıkla gözler önüne seren Şemsettin Sami, mevcut algıyı değiştirmek amaçlı söylemlerde doğrudan bulunmuyor olsa da toplumsal bir farkındalık oluşturmayı amaçladığı ortada. 

Fitnat’ın babası Tütüncü Hacı Efendi, yazarın toplumdaki batı hayranlığını ve yanlış batılılaşma sorununu doğrudan eleştirmek için oluşturduğu elçisi. Bu karakter, kızını senelerce evden dışarı çıkarmıyor, batı etkisiyle toplumda yaygınlaşmaya başlayan; kadınların sokakta dolaşabilmesini, sohbet etmesini esas alan anlayışlardan tamamen izole ediyor. Yazar, karakterin bu yönünü diğer karakterlerle etkileşim halinde olmasını sağlayarak yani doğrudan soru cevap diyaloglarıyla belli ediyor. 

            Üslubuna gelince, dönemine bakıldığında üst düzey bile sayılabilecek yeterlilikte gördüğüm eserin şık bir sadeliğe sahip olduğunu söylesem yanılmış olmam. Yazar, gerek halk konuşmalarını gerekse duygu anlatımlarını duru ve etkileyici bir biçimde aktarmayı başarmış. Eserin yazılışında yazarın gözlem gücünün de etkileri görülmekte. Kısacası sürükleyici ve beklenenden çok da yüksek olmayan güçte bir anlatıma sahip.

            Bunca olumlu tahlilden sonra, eserin beni hayal kırıklığına uğratan kısmı sonu oldu. Elbette teknik açıdan kusursuz bir roman olmamasından dolayı muhteşem bir son beklemiyordum ancak, bütün karakterlerin ani ölümü, Fitnat’ın zorla evlendirildiği Ali Bey’in babası çıkması gibi olaylar karşısında yazarın hayal gücüne şapka çıkardım denebilir. Eserin çok da sakin ilerlemediğini kabul ediyor olsam da bu derece ani bir son ciddi anlamda bir sarsıntı oluşturdu açıkçası.

Her ne kadar tartışmalı da olsa, “Taaşuk-ı Talat ve Fitnat”, ilk Türkçe roman niteliğine yakışır bir eserdi gözümde. Okurken keyif aldım, bitirdiğimde ise bir tarihe tanıklık etmişim gibi muzaffer bir edayla kapağını kapattığım bir kitap.

Bir sonraki yazılarımda karşılaşmak üzere, hoşçakalın.

Yorum bırakın